ZULÜM 1453 DE Mİ BAŞLADI?

Last modified date

Peygamberimiz -sallâllâhû aleyhi ve sellem-‘in hem bir müjde hem de hedef göstererek bir emri barındıran “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.” Hadisinin müjdelediği komutan Fatih Sultan Mehmed han. O büyük komutanın fethedip yurt kıldığı güzel şehir İstanbul. O güzel şehirde yaşayıp kendilerine dede olarak Osmanlıyı değil Bizans’ı kabul eden nasipsiz nankörler. O nankörlerin güzelim İstanbul’u yakıp yıkarken duvarlara yazdıkları zulüm 1453 de başladı sözü. Bu söze söyleyecek söz verecek cevap çok lakin değmez. Osmanlının adaleti apaçık ortadayken görmeyenlere o parlak güneşi göstermeye çalışmak anlamsız. 1453 de Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethetmeden önce şehir sadece Ortodoks Hıristiyanların yaşadığı bir yerdir. Diğer inançlar hatta Hıristiyan olduğu halde farklı mezhepten olanlar kötü muameleler karşısında şehri terk etmişlerdi. Şehirde sadece Ortodoks Hıristiyanlar kalmıştı ama onlarda mecburiyetten şehirdeydiler. Hıristiyan mezhepler arasındaki öldüresiye düşmanlık yüzünden gidecek yerleri yoktu. Ağır vergi yükü, adaletsiz yönetim yüzünden perişan durumdaydılar. Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethettikten sonra şehir birçok inancın ve milletin bir arada yaşadığı yer haline geldi. Özellikle farklı konularda ki ilim sahibi bilginler ve maharet sahibi sanatkârlar İstanbul’a gelmeye teşvik edildiler. Bu konuda sözü daha fazla uzatmadan Fatih Sultan Mehmed Han’ın ferman ve ahitnamelerinden üç tanesinden örnekler vereceğim.
Birincisi Galata ahalisine verdiği ahitname şöyledir.
“Ben ki emir-i azam Sultan Murad’ın oğlu, Padişah-ı muazzam ve emir-i azam Sultan Mehmed Han’ım, yeri ve göğü yaratanın namına, büyük Peygamberimiz Muhammed namına biz Müslümanların inanmış olduğumuz Sebu’l-Mesani namına, Allah’ın yüz yirmi dört bin peygamberi namına, büyük babamın ve babamın ruhuna, oğullarımızın namına, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki şehrin Katolik Archontlar tarafından Bab-ı Hümayunumuza mebus olan Archontlar ve Senyör Pallavicino ve Senyör Marki Drifango ve tercüman Nikola Pelazoni tarafından gerçekleştirilen istek üzerine, bugün hükümet idareme boyun eğdiklerinden bütün memleketlerimde görüldüğü üzere, Galata ahalisine kanunlarını ve serbestliklerini bırakıyorum. Binaenaleyh Galata surları yıkılacak ise de mallarını, evlerini, dükkânlarını, bağlarını, değirmenlerini, gemi ve sandallarını, ticaretlerini eş ve çocuklarını istedikleri gibi idare etmek üzere muhafaza edeceklerdir. Ticaret mallarını memleketimin her tarafında satabilirler. Denizde ve karada serbestçe seyahat edebilirler. Hiçbir gümrüğe, hiçbir angaryaya tabi olmayacaklardır. Ancak itaatim altında bulunan diğer memleketlerde olduğu gibi, vergi ile mükellef olacaklar. Bu kanunlar ve adetler bugünden itibaren ve ebedi olarak devam edecektir. Ben onları kendi şahsım gibi himaye ve müdafaa edeceğim. Oturdukları beldede kilise ve ibadetlerini muhafaza edebilecekler. Ancak çan çalmak yasaktır. Kiliselerini camiye çevirmeyeceğim fakat yeniden kilise inşa etmeyecekler. Tüccarlar serbestçe davranarak, ticaretle meşgul olabilirler. Yeniçeri sınıfına katmak üzere evlatlarını almayacağım. Dinimizi kabul etmeleri için asla hiçbir zorlama görmeyeceklerdir. Galata ahalisine vaat ederim ki, kendilerini bir köle sıfatı ile idare etmeyeceğim. Evlerinde ne yeniçeriler, nede esirler iskân edilmeyecektir. İşlerini görmek için içlerinden birini intihap edeceklerdir.
  Archonte ve kâhyalar rencide edilmeyecektir. Tarafımızdan yazılan bu fermanda yazıldığı üzere, vergi vermek şartıyla gidip gelmekte özgür olacaklardır.”
 İkincisi Kudüs ruhbanlarına verdiği fermandan bir bölüm şöyledir.
“ Makamıma gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hz. Peygamber ve Hz. Ömer’den bu yana Kudus-i Şerif’teki Hz İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi vb. kutsal mekânlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum Patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki bu hükmün feshini murad ederse Allah’ın ve Resulünün hışmına uğrasın.”
Üçüncü ve son olarak Bosna ruhbanlarına verdiği ahitname
“Nişanı-ı hümayun şu ki ben ki Sultan Mehmed Han’ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup, şu hususları buyurdum: Söz konusu rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü aman olsun ki memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse, bu insanlara dokunmayıp incitmeyecektir. Hiç kimse bu insanların canlarına, mallarına, kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar başka ülkelerden devletime birisini getirirse onlarda aynı haklara sahiptir. Yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yeminle yemin ederim ki yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece, hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyeceklerdir.”
Bu örnekler her şeyi açıklıyor. 1453 başlayanın zulüm değil adalet olduğu aşikâr. Fatih Sultan Mehmed han İstanbul’u fethettiğinde şehrin yağmalanmasına müsaadede etmedi. Şehrin dokusunu bozmadı, ibadethaneleri yıkmadı. Sadece bir gelenek olarak birkaç kiliseyi camiye çevirdi. İbadethane olarak kullanılan kiliseyi yıkmak büyük bir hakaretken diğerlerine dokunmadan aralarından birkaçını yine ibadethane olarak kullanmak için camiye çevirmek hakaretten ziyade onur verici bir davranıştır. Bunu eleştirecek olanlar tarih boyunca ellerine her fırsat geçtiğinde camileri yakıp yıkan Hıristiyanlara tek söz etmiyorlar. Allah o nasipsizler vicdan ve iman nasip etsin.
ibrahim zeren

İbrahim Zeren