HİLAFET HÂLÂ TÜRKİYEDE Mİ?

Last modified date

Hilafetin kaldırıldığı ve artık geçerli olmadığını savunanlar ile kaldırıldığı ama Meclisin ukdesinde olduğunu savunanlar olarak iki farklı görüş var. Elbette iki görüşte tarihi vesikalar ile savundukları fikri destekleyici belgeler buluyorlar. Ben konu hakkında tarihçi olarak değil sadece ortada apaçık duran gerçeğe objektif bakan biri olarak fikrimi beyan edeceğim. Ben hilafetin hâlâ Türkiye’de olduğuna inanıyorum bunun içinde destekleyici delillerimden birazdan bahsedeceğim. Lakin önce tartışmaya neden olan hilafetin kaldırılma sürecine değinmeliyim. 1 Kasım 1922 günü Ankara Meclisi iki maddelik bir karar ile saltanatı kaldırdı ve Osmanlı Devletinin 16 Mart 1920 tarihi itibariyle bittiğini duyurdu. Meclis saltanatı kaldırdı ama hilafete dokunmadı. Kararın ikinci maddesinde “Hilâfet, Osmanlı Hanedanı’na ait olup halifeliğe Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bu hanedanın ilim ve ahlâk bakımından en reşid ve en sâlih olanı seçilir. Türkiye Devleti, Hilâfet Makamı’nın dayanağıdır” denildi.  Bu karar ile Sultan Vahideddin’in padişahlığı sona ermiş ama halifeliği devam ediyordu. Sultan Vahideddin “Devletsiz bir hilâfetin mümkün olamayacağını ve böyle bir makamı kabul edemeyeceğini” söyledi. Çünkü hilafet üç temele dayanır. Devlet, kılıç ve beyat. 17 Kasım’da ülkenin içinde bulunduğu durum gereği Sultan Vahideddin ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Böyle olunca hilafet makamı boşaldı. Meclis ertesi gün boşalan makama Sultan Abdülâziz’in oğlu Abdülmecid Efendi’yi getirdi. Bu bilgilerden sonra kendi delillerime geçmeden önce 3 Mart 1924 miladi, 26 Recep 1342 hicri tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen “Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye Cumhuriyeti ülkesi Dışına çıkarılmasına dair 6 Mart 1924’te ise Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 431 sayılı 13 maddelik kanunu okumakta fayda var. Kanun şöyle;
Madde 1-Halife görevinden alınmıştır. Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.
Madde 2-Görevden alınan halife ve Osmanlı saltanatına mensup tüm erkek ve kadınlar, damatlar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde oturmak hakkından ebediyen mahrumdurlar. Bu soya bağlı kadınlardan doğmuş kimselerde Osmanlı addedilirler.
Madde 3-İkinci maddede zikredilen kimseler, bu kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç on gün içerisinde Türkiye Cumhuriyeti ülkesini terk etmeye mecburdurlar.
Madde 4-İkinci maddede zikredilen kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hukuku kaldırılmıştır.
Madde 5-Bundan böyle ikinci maddede anılan kimseler, Türkiye Cumhuriyeti’nde taşınmaz mal edinemezler. Türkiye’deki ilişkilerinin kesilmesi için bir yıl süre ile vekil tayin ederek, devlet mahkemelerine başvurabilirler. Bu müddetin sona ermesinden sonra hiçbir mahkemeye başvurma hakları yoktur.
Madde 6-İkinci maddede anılan kimselere, yol giderlerine karşılık olmak üzere bir defaya mahsus ve servetleri ile orantılı, uygun miktarda para ödenecektir.
Madde 7-İkinci maddede zikredilen kişiler, Türkiye Cumhuriyeti içindeki bütün taşınmaz mal varlıklarını bir yıl içerisinde hükümetin bilgisi ve tasdiki ile elden çıkarmaya mecburdurlar. Zikredilen taşınmaz malları satamamaları durumunda bunlar, hükümetçe satın alınarak bedelleri kendilerine verilecektir.
Madde 8-Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi içinde tapuda kayıtlı taşınmaz malları millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 9-Kapatılan padişahlık sarayları ve köşkleri ile bunların ek binalarında bulunan eşyalar, takımlar, tablolar, sanat eserleri ve diğer taşınabilir mallar millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 10-Padişah malları adı altında olup, evvelce millete devredilen mallar ile beraber, kaldırılan padişahlığa ait bütün taşınmaz mallar ve eski hazine mevcutları ile birlikte saray ve köşkler ek yapıları ve arazileri millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 11-Millete intikal eden taşınabilir ve taşınmaz tüm malvarlıklarının saptanması ve muhafazası için bir yönetmelik hazırlanacaktır.
Madde 12-Bu kanun yayımlanmasından itibaren geçerlidir.
Madde 13-Bu kanun, Bakanlar kurulu tarafından uygulanır. Denilmekteydi. Daha sonra kanunda 15. 05. 1974 tarihli ve 1803 Nolu yasa ile değişikliğe gidildi ve zikredilen kanunun 2-3-4 ve 5.nci maddeleri kaldırıldı. Hilafetin tamamen kaldırıldığını savunanlar birinci maddede geçen Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır cümlesindeki hilafet makamı kaldırılmıştır ibaresine dayanıyorlar ve orada bahsedilen cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan ibaresinde kasıtın devletin dininin İslâm olduğuna atıf olduğunu savunuyorlar. Hilafetin Meclis bünyesinde olduğunu savunanlarda halifelik, hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır ibaresini aynen anlayıp makamın kaldırıldığı ama hilafetin Meclis bünyesinde olduğunu kabul ediyorlar. Şimdi ben tamamen bu maddeden bağımsız olarak farklı deliler zikredeceğim. Öncelikle Yavuz Sultan Selim Han’ın hilafeti devralması ile Osmanlı’ya intikal eden kutsal emanetler var. Hepsi kıymetli olmakla birlikte onların elde olması hilafet yetkisine sahip olmak anlamına gelmez. Lakin bir tanesini bundan müstesna tutabiliriz. O da Peygamberimiz -aleyhissâlatu ve selam-‘ın savaş sancağı olan ukab’dır. Ukab’da o emanetler arasındadır. Milli mücadele sırasında kutsal emanetleri korumak için güvenli bir il düşünülmüş ve Niğde’de karar kılınmıştır. Topkapı Sarayı’nda bulunan kutsal emanetler muhafaza edip korumak amacıyla 1942 yılında 48 vagonla Topkapı Sarayı Müdür Yardımcısı Lütfü Turanbek başkanlığında 30 görevli, aileleri ve çocuklarıyla birlikte Niğde’ye gitmişler. 391 sandık içinde taşınan eşyalar ve görevliler, tehlike tamamen geçene kadar Niğde’de kalmışlar. Bu emanetler Niğde’de Ak Medrese ve Sarı Han’a yerleştirilmiş. Tarihi binaların etrafına nöbetçi askerler yerleştirilerek kimse içeri alınmamış ve konudan kimseye bahsedilmemiştir. 1947 yılına kadar Niğde’de muhafaza edilen kutsal emanetler savaşın bitimiyle birlikte tekrar Topkapı Sarayı’na götürülmüştür. Bu emanetler içerisinde bahsettiğim siyah sancak Ukab cihadın sembolüdür ve hâlâ Topkapı sarayındadır. İkinci delilim hilafet kaldırıldıktan sonra ciddi anlamda hiçbir devlet hilafet iddiasıyla çıkmamıştır. Bunu düşünenler olmuştur lakin destek bulamayacaklarını anlayınca vazgeçmişlerdir. Üçüncü delilim Lozan öncesinde Mustafa Kemal paşa ve İsmet İnönü’nün konuşmaları hilafeti destekler yöndedir. Siyasi durum gereği görüşlerinden döndükleri açık şekilde ortadadır. Acaba bu dönüş isteyerek mi cebren mi oldu? Sanırım onu net olarak bilemeyiz. Muhtemel şartlar gereği fikrilerini terk etmiş olmalılar. Şimdi burada bana Mustafa Kemal paşa’yı savunuyorum diye saldıracaklar olacaktır. Onlara şunu diyeceğim siyaset farklı bir harp sahasıdır ve o harp sahasında o an o konumda olmadan neler olup bittiğini bilemeyiz. Dünya görüşü ne olursa olsun Mustafa Kemal paşa elindeki dünya Müslümanlarını idare etme gücünü sanırım gerekmedikçe kaybetmek istemezdi. Ben sadece tahminle konuşuyorum elbette kesin sonuç ya gerçek belgelerle dünya’da ya da en doğru şekilde ahirette ortaya çıkar. Yalnız konuşmamı bitirmeden dördüncü ve son bir delilden bahsedeceğim. O da Ayasofya camii. Fethin sembolü ve her ne kadar sonrasında olsa da hilafetin de Osmanlıya geçmesi ile hilafet ile birleşerek daha anlamlı bir hale gelmiş Ayasofya camii. Müzeye çevrilmesi halen şaibeli olduğu için Mustafa Kemal paşa’nın bunda dahili var mı? Yok mu net değil. Her iki ihtimalde de akıl karıştıran bir gerçek ortada o da tapusu. Ayasofya’nın müze yapılma tarihi 24 Kasım 1934. Ayasofya’yı kebir camii şerifi olarak tapu belgesi 19 Kasım 1936. Yani 2 yıl sonra. Üstelik sadece cami olarak tapu belgesi hazırlanmamış sahibi olarak da Ebul fetih Sultan Mehmet Vakfı yazılmış. Eğer amaç müze yapmaksa Ayasofya müzesi yazılırdı. Hadi diyelim cami yazıldı en azından mal sahibi olarak müzeler müdürlüğü veya milli saraylar gösterilirdi. Özellikle Ebul fetih Sultan Mehmet Vakfı yazılmasının bir sebebi olmalı. İşte burada aklıma şu soru geliyor acaba Mustafa Kemal paşa gerek hilafet gerekse önemli bir sembol olan Ayasofya camisinin günün birinde tekrar Türkiye Cumhuriyeti devleti elinde güç olması ihtimalini düşünmüş ve tamamen bu gücü ortadan kaldımak istememiş olabilir mi? Sonuçta hilafetin hayata geçmesi demek Türkiye cumhuriyeti devletinin dünyada söz sahibi olması demek. 1 milyar 600 miyon civarı Müslüman nüfusu ve 40 civarı Müslüman ülkenin sözünü dinlediği ülke olmak demek. Hiçbir devlet adamı bu gücü kaybetmek istemez. Hilafet Türklere nasıl geçti? Abbasi halifesi 3. Mütevekkilalallah Yavuz Sultan Selim Han’a biat etti. İki binden fazla âlim Yavuz Sultan Selim Han’a biat etti. Kutsal emanetler Osmanlılara teslim edildi. Oysa son halife Abdulmecid efendi bir kanunla görevden alında. Halifelik dünya üzerinden kaldırılamaz. Abulmecid efendi bir başka kişiye biat ederek hilafeti devretseydi. Hatırı sayılı miktarda âlim o halifeye biat etseydi. Kutsal emanetlerde o halifeye teslim edilseydi biz bu gün bu konuyu konuşamazdık. Bu konuyu konuşuyoruz çünkü hilafet hali hazırda Türklerdedir. Burada sapla samanı ayırmayanların aklına ne demek istiyorsun? Padişahlık geri gelsin mi istiyorsun diye soru gelecek. Bu ayrı konu çok kısa söylüyorum. Saltanat başka şey, hilafet başka şey. Türklerin yeni devletinin yönetim şekli cumhuriyettir bu saatten sonra aklı başında kimse padişahlık istemez. Dünyanın geldiği durum, şartlar ne gerektiriyorsa onu yapmak gerekir. O zamanlar saltanat geçerliymiş onu kabul etmişiz şimdi cumhuriyet uygun bunu kabul ediyoruz. Hilafet Müslümanları bir arada tutan bir kurumdur. Hayata geçecek olsa bu gün çatırdayan Avrupa birliğinden kat kat daha kuvvetli bir birlik olacaktır. Bunlar benim şahsi görüşlerim. Elbette doğrusunu Allah bilir.
ibrahim zeren

İbrahim Zeren